sen benim bitik halimsin
sinmiş, kısılmış
bana hapsolmuş halimsin…
kaçıp kurtulmadın benden
bu karanlık, küflü zindandır
artık senin yerin…
bir/milyon ihtimaldin
ama milyon ben yoktu, gerçekleşmedin…
sen benim yitik halimsin.
sen benim bitik halimsin
sinmiş, kısılmış
bana hapsolmuş halimsin…
kaçıp kurtulmadın benden
bu karanlık, küflü zindandır
artık senin yerin…
bir/milyon ihtimaldin
ama milyon ben yoktu, gerçekleşmedin…
sen benim yitik halimsin.
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
bir ağaç düşün
uçurumun kenarında
hafifçe sarkmış boşluğa
köklerinin sarıldığı toprağı
nasıl severse o ağaç
öyle seviyorum seni
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
- oolum sen var ya…
- eee…
- bal vermeyen ayısın!
- arı lan o!
- yok lan, ayısın, bal vermeyen ayısın işte…
- ne demek bu şimdi?
- yani almışsın hepsini balın, vermiyorsun kimseye… ayısın işte, noolucak…
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Elimizdekiler:
Bir adet Kim?
Birer tane Nasıl? ve Nereye?
Bolca Neden? ve Niye?
Bunlardan bir öykü çıkar mı?
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Aynanın karşısına geçip yüzüme baktım. Dakikalarca… Gözlerimi, burnumu, çenemi inceledim, tek tek her kıvrımı, her çizgiyi, sakalımın her telini.
O kadar uzun süre baktım ki suratıma, sonunda anlamsızlaştı. Hani bir kelimeyi defalarca tekrarlarsın da, artık saçma ve anlamsız gelir ya…
Öyle çok tekrarladım ki kendimi, anlamsızlaştırdım sonunda. Artık bu ben olmamalıyım. Artık ben bu olmamalıyım. Olmamalıyım.
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
life is like a car crash
several people are killed
in a moment
no car should be driven
by those who know not
how to drive
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Şehirdeki iki günlük yürüyüşümün sonlarına geliyordum. Az önce Cumhurbaşkanı’nın köşkü önündeki püsküllü, etekli Yunan askerlerinin on dakika süren nöbet değişimini izleyip eğlenmiştim. Sonra konsoloslukların ve müzelerin olduğu büyük caddeye çıktım. Sağa döndüm ve Bizans Müzesi’ni bulana dek yürüdüm. Müzeye vardığımda saat iki buçuktu, müze üçte kapancaktı, girmeye değmeyeceğini düşünüp yürümeye devam ettim. Bizans Müzesi’nin hemen yanında bir müze daha varmış, önüne birkaç savaş uçağı dikmişler. Baktım kapısında ΠOλEMIKO MOYΣEIO yazıyor, “O ne?” dedim kendi kendime, “polemik müzesi mi olurmuş?”. Haritaya baktım, meğer savaş müzesiymiş.
Caddenin karşısına geçtip geri yürümeye başladım. Saat dört civarında otelden bavulumu alsam, Syntagma’dan 16:29’da geçecek olan metro ile havaalanına gitsem, uçağa rahat rahat yetişirdim. Daha zamanım vardı. Son şansı haritada küçük bir nokta olan Kolonaki Meydanı’na vermeye karar verdim. Caddeden sağa döndüm ve sonunda Atina’nın Nişantaşı’nı bulmuş oldum.
Burada sokaklar, kuaförler ve giyim dükkanlarıyla doluydu. Meydanın etrafı ise birçok kafe ve restoranla çevrilmişti. Sokaklarda bir süre daha dolaştım ama sonunda tabanlarımın sızısına dayanamadım ve artık çok çekici görünmeye başlayan Starbucks’a atıım kendimi.
Baktım günün kahvesi sumatra, daha ne olsun. “One sumatra grande, please” dedim tezgahtar kıza. Kağıt bardağı aldı, arkasını dönüp tam dolduracakken vazgeçti ve yine bana dönüp “rum-fo-mik?” dedi. Söylediği şeyden tek anladığım bir soru cümlesi olmasıydı. Yes ya da no diyerek geçiştirip kaderime razı olabilirdim ama kahve keyfimi riske atmak istemedim. “Sorry?” dedim ama kızın tekrarı yine bir şey ifade etmedi: rum-fo-mik?
Bu soru cevap faslı bir süre daha devam etti. Kız sonunda benden bezdi, bir aptalla konuşuyormuş gibi “Du yu wont mik in kofi?” dedi. Mik dediği milk imiş, sonunda anladım sorusunu: Room for milk? “No milk, no sugar, just black coffee” dedim sinirle.
Sonunda kahvemi aldım, laptopuyla uğraşan İngiliz kılıklı – çünkü çıplak ayaklıydı – bir turistin karşısına oturdum, o günkü gezimin notlarını yazmaya başladım.
→ yorum bırakKategoriler: gezi
Müzenin alt katını iki saat boyunca, onlarca okul grubuyla köşe kapmaca oynayarak gezdikten sonra üst kata çıktım. Burada müzenin vazo kolleksiyonu vardı. Katın bir yanından diğerine yüzlerce vazonun ve başka seramik eserin arasında dolaşıp durdum. Bol bol da fotoğraf çektim.
Son salona geldiğimde üzerinde çeşitli sporcu figürleri olan vazoları gördüm. Bunları fotoğraflamak için vazoların içinde durduğu camekana oldukça yaklaşmam gerekti. Flaş kullanamadığım için de duruşumu sabitleyip nefesimi tutarak arka arkaya birkaç poz çektim. En iyisini seçip diğerlerini siliyordum ki etrafımda dolanan adamı fark ettim.
Ufak tefek, hafif kel bir adamdı. Üzerinde yağmurluğa benzer hafif bir mont vardı. Seinfeld’teki George’a benziyordu ama gözlüğü yoktu. Müzenin her salonunda ziyaretçileri izleyen sivil gözetçilerden biriydi. Diğerlerinden farklı olarak yerinde oturmuyor, salonda, en çok da benim etrafımda geziniyordu. Saatlerce müzede kalmak zorunda olmanın sıkıntısını, hatalı bir ziyaretçi yakalayıp azarlayarak dağıtmak istiyordu. Bense camekana çok yaklaşmış ama dokunmamıştım, pek çok fotoğraf çekmiş ama flaşı hiç açık unutmamıştım. Hevesi kursağında kaldı ama beni izlemeye devam etti.
Salonda ilerleyip bebek mezarı olarak kullanılmış bir künkün önüne geldim. Fotoğraf çekeceğimi anlayınca yine yaklaştı, hatta ben çektiklerimi incelerken o da resimleri görmeye çalıştı. Sanki aradığı fırsatı çektiğim resimlerde bulacaktı. Ama ona yine fırsat vermemiştim. Uzaklaşıp başka ziyaretçileri kollamaya başladı.
Serginin sonuna geliyordum. Bu salondan sonra müzeyi bitirmiş olacaktım. Fotoğraf makinemi ve not defterimi çantama tıkıştırmak üzereyken, kilden yapılmış kukları gördüm, iplerle bir çembere asılmış altı kukla. Dizlerimin hizasındaydılar. Bir dizimi yere koyup çömeldim, fotoğraf makinemin sallanmasını engellemek için de bir dirseğimi camekanın alt kısmındaki ahşap platformun kenarına yasladım. George istediği fırsatı bulmuştu sonunda, hemen seğirtip geldi, dirseğime dokunup parmağını sallayarak “No, no!” dedi. Ben de “ok, ok…” diyerek bir parça geriye çıktım. Fotoğrafları çektim ve salonun çıkışına doğru yürümeye başladım. Bir parça rahatlamış olan George elinde kocaman bir fotoğraf makinesi ile gezen Amerikalı’yı umutla izlemeye başladı.
Salondan çıkıp merdivenlerden aşağıya inerken kalemimi yere düşürdüm, boş binada kalemin çıkardığı ses yankılanıp büyüdü. Eğilip kalemi aldığımda salonun kapısında, hiçbir şeyi devirip kırmamış olmamın hayal kırıklığını yaşayan George’u gördüm. Ona pis pis sırıttım ve alt kata indim. At sırtındaki küçük jokey heykelinin etrafında bir kez daha hayran hayran döndüm, sonra daha önce gezdiğim salonları tek tek geçerek ilk salona geldim. Birkaç defa biletimi sorup, sonra da “Ok, I remember” diyerek uzaklaşan koca göbekli yaşlı gözetçiye selam verip müzeden çıktım. Öğretmenlerini atlatıp gruplarından kaçmış birkaç çocuk bahçede birbirini kovalıyordu.
→ yorum bırakKategoriler: gezi
Kapıyı açtım. Kapının koluna asılı poşetteki gazeteyi aldım: Hürriyet. İlk sabah kapımda dünyanın dört yanından felaket haberleri veren The Herald Tribune’ü bulunca gidip “gift shop”tan bir Türkçe gazete istedim, herhangi biri. Beş dakika sonra odama dönmüştüm ki telefonum çaldı. O muhteşem Yunan aksanıyla gift shop kızı dedi ki “We only have Hurriyet”. “OK” dedim ben de, kısa ve özlü.
İşte şimdi kapıma asılmış poşetten çıkan Hürriyet’e bakıyordum. Köşesine “249 – 1,5” yazılmış kurşun kalemle. Elle yazılmış rakamlar, bizi batıdan ayıran ufak farklardan biri gibi gelmiştir bana hep. Onların ikileri fiyonklu, yedileri ortasından çizgisiz olur. Dörtlerinde sıkıcı bir kesinlik vardır, altı ve dokuzları ise bizdeki sevimli tombulluktan yoksundur. Bu rakamlar nedense bana hep ince uzun boylu, gözlüklü ve kelleşmiş, adem elmaları illa ki fırlak Benelüx adamlarını hatırlatır. Neyse…
Gazeteyi alıp kahvaltı salonuna çıktım. İçeri girer girmez peydahlanan baş garson beni bir kez daha Akrapol manzaralı teras tarafında değil de açık büfe manzaralı iç masalardan birine götürdü. Gazetemi masaya bırakıp tabağımı doldurmaya gittim.
Önceki sabah tadına – görüntüleri yüzünden biraz da çekinerek – baktığım ve beğendiğime karar verdiğim sosislerden aldın. Yanına tarumar edilmiş yumurta ile bolca bacon ekledim. Kahvenin yanında yemek için de üzerinde kayısı marmeladı olan tatlı kruvasanımsı şeylerden aldım. Koca bir bardak portakal suyu doldurup masama dönerken gördüğüm ilk garsona “kafe parakalo” dedim.
Kahvaltımı ederken bir yandan da Almanya baskısı Hürriyet’imi okudum. Bush’la Erdoğan görüşmüşler ve Erdoğan bu zirveden bir tür zaferle(!) çıkmış. Bu adam bu güne kadar hangi durumdan zafer çıkarmadı ki? E, Hürriyet okursan böyle olur işte. Neyse ki Almanya baskısının kendine özgü bir güzelliği var, Almanya’daki Türkler ile ilgili haberler de veriyor. Böylece Türkiye’deki Türkler’in yerine Almanya’daki Türkler’in üçüncü sayfa haberlerini okudum ve fark ettim ki nerede olursak olalım çok tutarlı bir milletiz.
Spor sayfalarına vardığımda sıra kahve ile marmelatlı tatlıya gelmişti. Kahveyi fincana doldurdum, tatlıdan bir ısırık aldım ve spor haberlerini okumaya başladım. Önceki gece Beşiktaş tarihe geçecek bir yenilgi almış, Liverpool’dan sekiz yemişti. Ama erken basıldığı belli olan gazetede bu konuya dair herhangi bir haber mevcut değildi. Ben de Fenerbahçe’nin o akşam oynayacağı maçla ilgili yazıları okumaya başladım.
“Bu maçı alır mıyız?” dedi biri. Kafamı kaldırdım, garsonlardan biri… Yakasındaki isimlikte KOΣTAΣ yazıyor ama adam Türkçe konuşuyor. “İnşallah” dedim. “İlk maçta yazık oldu. Hakem kötüydü, hiç faul çalmadı bize, onlara çaldı hep.” diye devam etti Kostas. Yahu Kostas sen yanlış yerdesin, bu ağlak potansiyelle harcanıyorsun buralarda, diye düşündüm. Biraz daha konuştuk futbol hakkında. Sonrasını ben deşmedim, o da çekti gitti. Kızdım sonra yabaniliğime, sorsana adama Türkçe’yi nereden bildiğini, o da anlatsın doya doya…
Durumu biraz olsun düzeltmek için Kostas’ın boş olduğu bir anı kollayıp kalktım, kahvaltı salonundan çıkarken ona “kolay gelsin” dedim. O da teşekkür etti. Kılçık baş garson da bize gıcık bakışlar fırlattı.
Çıktım, asansörle lobiye indim. İlk gün, mevcut olmayan rezervasyonuma rağmen beni otele kabul etme inceliğini gösteren Maria’ya bavulumu emanet edip, son günümde şehri mümkün olduğunca sömürmek üzere kendimi sokağa attım.
→ yorum bırakKategoriler: gezi
Kapı çaldı. Ama alışıldık şekilde küt küt değil, ding dong diye. Kapılara zil takmışlar.
Umursamadım. Sesini kıssanız Türk filmi sanılacak bir filmi – anlamasam da sesli olarak – izliyordum. Jön, bir şarkıcı aynı zamanda. Kızın birini seviyor ama kızın zengin babası olaya karşı. Adam aşk acısıyla tavernasına gidip “deniz ve mehtap” tadında şarkılar söylüyor. Arkada da gençler sirtaki yapıyor. Feci Türk işi…
Kapı yine çaldı. Aceleyle giyinip kapıya gittim. Delikten baktım, kimse yok. Açtım, karşımda ufak tefek bir kadın. Kapı açılmayınca uzaklaşmaya başlamış, açılınca da koşturup gelmiş. “Sorry, sorry, housekeeping” dedi nefes nefese. “What housekeeping?” dedim şaşırıp, sonra toparlamaya çalıştım “at this time of the evening…”
“Sorry, sorry, housekeeping” dedi yine, herhalde o kadar öğretmişler. “I need no housekeeping” dedim, anladı herhalde, “sorry, sorry” dedi bir kez daha ve dönüp gitti.
Kapıyı kapattım. Filmde bir evin bahçesi var, bir bahçıvan çiçekleri buduyor, arada da hizmetçiyle birilerini çekiştiriyor. Derken zengin baba geliyor, muhabbete limon sıkıyor. Bu sefer telefon çaldı. İnsan rahat rahat Yunan filmi izleyemeyecek mi?
“Hello” dedim, ne diyim. “Kalispera” diye başladı bir kadın, sonra İngilizce devam etti. İngilizce konuşmaya niyet etmişti, ama ben söylediklerini ancak üzerinde birkaç saniye düşündükten sonra anlamlandırabiliyordum. Özetle şunları dedi: Kusura bakmayın, arkadaşımız İngilizce bilmiyor – sen çok biliyorsun ya – bir housekeeping ihtiyacınız var mı diye soracaktık.
Takmışlar houseumu keepmeye. “Yok” dedim, “teşekkürler”. Kadın şaşırdı. “Nasıl yani, temiz havlu falan da mı istemiyorsunuz?” gibi bir şeyler geveledi. “Hayır” dedim, “gündüz değiştirdiniz ya”. Sonra kadın beni pis falan sanmasın diye açıklamak zorunda hissettim kendimi, “odada değildim zaten, yeni geldim”. Kadın kapattı sonunda. Neydi ki bu? Bahşiş kapma operasyonu mu? Neyse, televizyona döndüm. Adamın biri yanındaki kadına bir sürü hediye alıyor, ödemeyi de Alpha Bank’ın eşsiz hizmeti olan Bonus isimli bir kartla yapıyor. Reklamlar bile Türk işi.
Film yeniden başlayana kadar uyuyakalmışım. Yine çalan telefonla uyandım. “Kalimera” dedi bir kadın, “uyandırma servisi, saat yedi”.
→ yorum bırakKategoriler: gezi