Atina’da İnsancıklar – I

Yarım saattir Monastraki sokaklarında katedral arıyordum. Yorgundum. Otele yerleştiğim on bir buçuktan beri deli gibi oradan oraya koşturuyordum. Böylece turist kitabımdaki “Atina’nın ilk 10’u” listesinin beşini görmüştüm. Şimdi de kilise görme tutkum depreştiği, ilk 10’dan kalanlar da uzakta ya da müze olduğu için, haritada katedral olarak gözüken yeri arıyordum. Ama bulamıyordum. Haritada sokakların çoğu mevcut değildi. Olanlardan bazılarının adları farklıydı. Üstelik çok düzensizdiler. Bize özgü sandığım, U şeklinde kıvrılıp aynı caddeye çıkan sokaklardan burada da vardı.

Yorgun olmakla birlikte çok da susamıştım. Ama ortada büfe müfe yoktu. Her yer tıklım tıkış tavernelerla ve kafelerle doluydu. Buralarda oturup zaman kaybetmek de istemiyordum. Amacım bir an önce katedrali bulup gezmek, sonra da turist dostu McDonald’s’ı bulup yemek yemekti. Ardından otele dönecek, odaya yerleşirken gördüğüm küveti sıcak suyla dolduracak ve içinden birkaç saat çıkmayacaktım.

Biraz haritaya, biraz da hislerime güvenerek Ermou’yu terk edip sağa saptım. İki tarafı kafelerin masaları tarafından işgal edilmiş sokağın ortasındaki boşluktan geçtim ve bir meydancığa çıktım: işte katedral. Tadilattaydı, her yanı iskelelerle kaplanmıştı, görülecek bir şey yoktu.

Bu sırada karşıdan bana doğru gelmekte olan 45-50 yaşlarında sıska, ufak tefek bir adam bir şey sordu. Hem Roma’da, hem de Londra’da beni yerli sanıp adres sormuşlardı. Hatta Londra’da üç günlük şehir bilgimle, sorulan yeri tarif etmeyi başarmıştım. Yine aynı durum diye düşünürken, sorusunu anlamadığımı gören adam, bileğinde saatinin olması gereken yeri göstererek “What time please?” dedi. Dörde çeyrek vardı, söyledim.

Yunanlı’ya çok benzediğimi söyledi ve nereli olduğumu sordu. “Turkish” dedim. Adam sevindi birden, İstanbul’dan geldiğimi öğrenince neredeyse boynuma sarılacaktı, kız arkadaşı da İstanbul’daymış. Havanın orada nasıl olduğunu sordu. “Yağmurlu, hatta kar bekleniyor” dedim. İngilizce’mi övdü, neden geldiğimi, ne iş yaptığımı sordu. Grande Bretagne Oteli’nde kaldığımı öğrenince gözlerinden bir ışıltı geçti. “Lüks bir otel, kaça geceliği?” dedi. Hafif kıllanmıştım adamdan, otele 300 avro verileceğini bilmeme rağmen “bilmem” dedim, “şirket ödeyecek”.

Neredeyse on dakika konuştuk ayaküstü. Adam sürekli aynı soruları sormaya başlamıştı. Bense, adamın gökyüzüne bakan şaşı sağ gözüne takılıp kalmıştım. Bir yandan sıkıcılaşmaya başlayan bu konuşmayı bitirip çekip gitmeyi düşünüyordum. Diğer taraftan bize sürekli anlatılan “Atina’da İstanbullular’ı çok severler, bağırlarına basarlar” efsanesini yaşıyor olma ihtimalini irdeleyerek adama karşı kaba davranmamak istiyordum. O anda adam beklenmedik bir şey yaptı.

“Benim şurada bir kafem var. Gel sana portakal suyu ısmarlayayım” diyerek bir Nuri Alço teklifinde bulundu. Neden bilmiyorum ama adamın peşine takıldım. Etraftaki onlarca kafeden birine gideceğimizi düşünüyordum, ama öyle olmadı. Adam beni bir pasajın içindeki salaş-ötesi barımsı yere götürdü. Barda yine elli yaşlarında bir kadın vardı.

Adam bir bardağa fantanın Yunan versiyonu bir şey doldurup bana uzattı, bu sırada da kadına İstanbul’dan geldiğimi söyledi. Kadın da çok sevindi buna, adamın defalarca sorduğu soruları o da sormaya başladı. Ben bir yandan kadını cevaplayıp, bir yandan da bardaktaki içeceği bitirip sıvışmaya çalışırken adam da durmadan bardağı dolduruyordu. Bu sırada kadın tezgahın altından bir kadeh şarap çıkardı, “ben burada çalıştığım için içmeden önce sana sormalıyım, içebilir miyim?” dedi, içmesini söyledim. Kadehi kaldırıp bardağıma tokuşturdu ve Türkçe “şerefe” diyerek içip bitirdi.

Kadın kadehini yeniden doldurup aynı soruları bir kez daha sorarken adam da artık boşalmış olan fantamsı şey şişesinin yenisini arıyordu. Fırsattan yararlanıp bardağımı bir dikişte bitirdim, “işim var, gitmeliyim” diyerek ayaklandım. Adamın “Don’t you pay for the lady’s drink?” dediği anda kumpasa uyandım. Biraz geçti tabii, alıklık günümdeydim demek ki. “Kendi içti, ben mi dedim iç diye” gibi şeyler gevelerken kadın da “Pay for your own drink then” deyiverdi. “E bunu da şu herif ısmarlayacağım dedi, ne parası yav, para mara ödemem” dedim öfkeyle. Kadın buna “Not nice…” diye başlayan bir cümleyle cevap veriyordu ki “Sensin lan not nice!” diye ağzına tıktım lafı ve ardından da gerçekten “not nice” pek çok Türkçe ifadeyi bağıra çağıra sıralayarak çıktım gittim.

Neyse ki ucuz kurtulmuştum, bu arada da susuzluğumu gidermiştim. Pasajdan çıkıp sürekli sokak değiştirerek ve adamın arkamdan gelip gelmediğini gözetleyerek bir süre yürüdüm. Sonra yeniden Ermou’ya çıkıp kendimi oteldeki küvetin güvenli kollarına bırakmak üzere hızlıca Syntagma’ya yürümeye başladım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s