Atina’da İnsancıklar – III

Kapıyı açtım. Kapının koluna asılı poşetteki gazeteyi aldım: Hürriyet. İlk sabah kapımda dünyanın dört yanından felaket haberleri veren The Herald Tribune’ü bulunca gidip “gift shop”tan bir Türkçe gazete istedim, herhangi biri. Beş dakika sonra odama dönmüştüm ki telefonum çaldı. O muhteşem Yunan aksanıyla gift shop kızı dedi ki “We only have Hurriyet”. “OK” dedim ben de, kısa ve özlü.

İşte şimdi kapıma asılmış poşetten çıkan Hürriyet’e bakıyordum. Köşesine “249 – 1,5” yazılmış kurşun kalemle. Elle yazılmış rakamlar, bizi batıdan ayıran ufak farklardan biri gibi gelmiştir bana hep. Onların ikileri fiyonklu, yedileri ortasından çizgisiz olur. Dörtlerinde sıkıcı bir kesinlik vardır, altı ve dokuzları ise bizdeki sevimli tombulluktan yoksundur. Bu rakamlar nedense bana hep ince uzun boylu, gözlüklü ve kelleşmiş, adem elmaları illa ki fırlak Benelüx adamlarını hatırlatır. Neyse…

Gazeteyi alıp kahvaltı salonuna çıktım. İçeri girer girmez peydahlanan baş garson beni bir kez daha Akrapol manzaralı teras tarafında değil de açık büfe manzaralı iç masalardan birine götürdü. Gazetemi masaya bırakıp tabağımı doldurmaya gittim.

Önceki sabah tadına – görüntüleri yüzünden biraz da çekinerek – baktığım ve beğendiğime karar verdiğim sosislerden aldın. Yanına tarumar edilmiş yumurta ile bolca bacon ekledim. Kahvenin yanında yemek için de üzerinde kayısı marmeladı olan tatlı kruvasanımsı şeylerden aldım. Koca bir bardak portakal suyu doldurup masama dönerken gördüğüm ilk garsona “kafe parakalo” dedim.

Kahvaltımı ederken bir yandan da Almanya baskısı Hürriyet’imi okudum. Bush’la Erdoğan görüşmüşler ve Erdoğan bu zirveden bir tür zaferle(!) çıkmış. Bu adam bu güne kadar hangi durumdan zafer çıkarmadı ki? E, Hürriyet okursan böyle olur işte. Neyse ki Almanya baskısının kendine özgü bir güzelliği var, Almanya’daki Türkler ile ilgili haberler de veriyor. Böylece Türkiye’deki Türkler’in yerine Almanya’daki Türkler’in üçüncü sayfa haberlerini okudum ve fark ettim ki nerede olursak olalım çok tutarlı bir milletiz.

Spor sayfalarına vardığımda sıra kahve ile marmelatlı tatlıya gelmişti. Kahveyi fincana doldurdum, tatlıdan bir ısırık aldım ve spor haberlerini okumaya başladım. Önceki gece Beşiktaş tarihe geçecek bir yenilgi almış, Liverpool’dan sekiz yemişti. Ama erken basıldığı belli olan gazetede bu konuya dair herhangi bir haber mevcut değildi. Ben de Fenerbahçe’nin o akşam oynayacağı maçla ilgili yazıları okumaya başladım.

“Bu maçı alır mıyız?” dedi biri. Kafamı kaldırdım, garsonlardan biri… Yakasındaki isimlikte KOΣTAΣ yazıyor ama adam Türkçe konuşuyor. “İnşallah” dedim. “İlk maçta yazık oldu. Hakem kötüydü, hiç faul çalmadı bize, onlara çaldı hep.” diye devam etti Kostas. Yahu Kostas sen yanlış yerdesin, bu ağlak potansiyelle harcanıyorsun buralarda, diye düşündüm. Biraz daha konuştuk futbol hakkında. Sonrasını ben deşmedim, o da çekti gitti. Kızdım sonra yabaniliğime, sorsana adama Türkçe’yi nereden bildiğini, o da anlatsın doya doya…

Durumu biraz olsun düzeltmek için Kostas’ın boş olduğu bir anı kollayıp kalktım, kahvaltı salonundan çıkarken ona “kolay gelsin” dedim. O da teşekkür etti. Kılçık baş garson da bize gıcık bakışlar fırlattı.

Çıktım, asansörle lobiye indim. İlk gün, mevcut olmayan rezervasyonuma rağmen beni otele kabul etme inceliğini gösteren Maria’ya bavulumu emanet edip, son günümde şehri mümkün olduğunca sömürmek üzere kendimi sokağa attım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s