Atina’da İnsancıklar – IV

Müzenin alt katını iki saat boyunca, onlarca okul grubuyla köşe kapmaca oynayarak gezdikten sonra üst kata çıktım. Burada müzenin vazo kolleksiyonu vardı. Katın bir yanından diğerine yüzlerce vazonun ve başka seramik eserin arasında dolaşıp durdum. Bol bol da fotoğraf çektim.

Son salona geldiğimde üzerinde çeşitli sporcu figürleri olan vazoları gördüm. Bunları fotoğraflamak için vazoların içinde durduğu camekana oldukça yaklaşmam gerekti. Flaş kullanamadığım için de duruşumu sabitleyip nefesimi tutarak arka arkaya birkaç poz çektim. En iyisini seçip diğerlerini siliyordum ki etrafımda dolanan adamı fark ettim.

Ufak tefek, hafif kel bir adamdı. Üzerinde yağmurluğa benzer hafif bir mont vardı. Seinfeld’teki George’a benziyordu ama gözlüğü yoktu. Müzenin her salonunda ziyaretçileri izleyen sivil gözetçilerden biriydi. Diğerlerinden farklı olarak yerinde oturmuyor, salonda, en çok da benim etrafımda geziniyordu. Saatlerce müzede kalmak zorunda olmanın sıkıntısını, hatalı bir ziyaretçi yakalayıp azarlayarak dağıtmak istiyordu. Bense camekana çok yaklaşmış ama dokunmamıştım, pek çok fotoğraf çekmiş ama flaşı hiç açık unutmamıştım. Hevesi kursağında kaldı ama beni izlemeye devam etti.

Salonda ilerleyip bebek mezarı olarak kullanılmış bir künkün önüne geldim. Fotoğraf çekeceğimi anlayınca yine yaklaştı, hatta ben çektiklerimi incelerken o da resimleri görmeye çalıştı. Sanki aradığı fırsatı çektiğim resimlerde bulacaktı. Ama ona yine fırsat vermemiştim. Uzaklaşıp başka ziyaretçileri kollamaya başladı.

Serginin sonuna geliyordum. Bu salondan sonra müzeyi bitirmiş olacaktım. Fotoğraf makinemi ve not defterimi çantama tıkıştırmak üzereyken, kilden yapılmış kukları gördüm, iplerle bir çembere asılmış altı kukla. Dizlerimin hizasındaydılar. Bir dizimi yere koyup çömeldim, fotoğraf makinemin sallanmasını engellemek için de bir dirseğimi camekanın alt kısmındaki ahşap platformun kenarına yasladım. George istediği fırsatı bulmuştu sonunda, hemen seğirtip geldi, dirseğime dokunup parmağını sallayarak “No, no!” dedi. Ben de “ok, ok…” diyerek bir parça geriye çıktım. Fotoğrafları çektim ve salonun çıkışına doğru yürümeye başladım. Bir parça rahatlamış olan George elinde kocaman bir fotoğraf makinesi ile gezen Amerikalı’yı umutla izlemeye başladı.

Salondan çıkıp merdivenlerden aşağıya inerken kalemimi yere düşürdüm, boş binada kalemin çıkardığı ses yankılanıp büyüdü. Eğilip kalemi aldığımda salonun kapısında, hiçbir şeyi devirip kırmamış olmamın hayal kırıklığını yaşayan George’u gördüm. Ona pis pis sırıttım ve alt kata indim. At sırtındaki küçük jokey heykelinin etrafında bir kez daha hayran hayran döndüm, sonra daha önce gezdiğim salonları tek tek geçerek ilk salona geldim. Birkaç defa biletimi sorup, sonra da “Ok, I remember” diyerek uzaklaşan koca göbekli yaşlı gözetçiye selam verip müzeden çıktım. Öğretmenlerini atlatıp gruplarından kaçmış birkaç çocuk bahçede birbirini kovalıyordu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s