Category Archives: geçmiş bir an

____

biliyor musun ben küçükken
daha ebru doğmadan önce
demek ki 5 yaşımdayken falan
iki oyun oynardım kendi kendime
birincisinde
raflardaki kitapların hepsini yere indirir
bir mukavva kutunun üzerine dizer
satardım
satılan kitapları gazete kağıdına sarar
yine gazeteden gerçek boyda kesilmiş paralar tahsil ederdim
ikinci oyunda
mukavva kutu yazı masam olurdu
renkli plastik gözlükler vardı ya biz küçükken
onlardan birinin camlarını çıkarmıştım
camsız olarak gözüme takardım
bir de kurşun kalem takardım kulağımın arkasına
elimde de başka bir kalem
bir defterim vardı
ona yazı yazarmış gibi çeşitli uyduruk harfler yazardım
kitap yazan biri olurdum böylece
daha yazmayı bilmiyorum
onun için hiçbir anlamı olmazdı çizdiğim şekillerin

ben o zamandan deliymişim herhalde
çünkü herkes dışarıda misket oynardı

Reklamlar

August ist der Monat…

August ist der Monat mit den höchsten Temparaturen in Berlin. Aylardan şubat. 15 tatil eziyet olmuş. Almancadan bir gelmiş, dönem ödevi almışım. Oh Maria diye bir kitabı ezberlemekteyim. Sabahları guten morgen diye uyanıyorum. Bir de kalorifer bozulmuş, donmaktayım. Nein Daaaavut, August ist der Monat değil hiç de…

____

İrem’in eski kırmızı Uno’suna bavullarımız ancak arka koltuğu yatırınca sığmıştı. Son sürat Ankara’ya gidiyorduk. Teypte “her gün bir parçamız kopar yolcukluk boyunca…” İrem sattı o arabayı. İkimiz de başka işlere taşındık. Ankara’nın o yazki – belki her yaza benzeyen – bunaltıcı sıcağı ve hafta sonu gitgelleri kaldı geriye.

yitiriş

0001.jpg

Günlerdir kendime bakıyorum, Eskişehir’deki evin bahçesinde otlar arasında üç tekerli bisiklet süren üç yaşındaki kendime… Resimde bir şey var beni çeken. Gözlerimi ayıramıyorum. Belki şaşkınlık… Bu yazıyı yazan ellerime bakıyorum. Bunlar o eller mi? Bu ayaklar o ayaklar mı? Bu yüz, bu saçlar, bu sevinç dolu gülümseme, altları gamzeli kısık gözler benim mi? Bu çocuk ben miyim? Ben miydim…

Hayatımın geride kalan kısmında yitirdiğim her şey bu resimde… O yüzden günlerdir dönüp dolaşıp resme bakmaya başlıyorum. Sonra dakikalarca inceliyorum resmi. Bisikletin renklerini, önündeki sepeti, tutacaklarındaki plastiklerin çıkıp kaybolduğunu, hızla geri geri gidip bir anda pedalları sabitleyerek betonda dolma tekerleğin izini bırakmayı nasıl da sevdiğimi hatırlıyorum. Eskişehir’deki o sessiz mahalleyi, tezgahına erişemediğim bakkalı, sokakta park etmiş arabalar arasında en çok aslan işaretli pejoyu beğendiğimi, parkta at şekildeki salıncağı kapmanın en büyük derdim olduğunu düşünüyorum.

Yitirmeye bunlarla başladım. Demek ki bu resim yitirişin miladını mimliyor benim için. Bu yüzden defalardır bu resme bakıyorum ve yine o askılı pantolonu giyip bisikletine koşturan çocuk olmayı istiyorum. Bir kaçış mı bu? Evet, yiğitçe, cesurca kaçmak istiyorum…

kasım sabahı

Bir belediye otobüsüyle İstanbul Radyosu’nun önünden geçişimi hatırlıyorum. Binanın önündeki dijital saat 07:13’ü gösteriyordu. İşe gidiyordum, yeni işime. “Soğuk bir sabah daha… Kasımlardan ikibinüç…” demiştim kendime ve susmuştum sonra.

yağmur

Akşamdan beri kesintili olarak yağmur yağıyor, özlemişim. Gökyüzünün sürekli gri bulutlarla kaplı olduğu serin ve yağmurlu bir yere yerleşmek hevesindeyim.

Üçüncü sınıftayken böyle yağmurlu bir gün, okulun tören yapılan kapalı salonunun camından bahçedeki su birikintisini izlediğimi hatırlıyorum. Düşen yağmur damlaları suda kabarcıklar oluşturuyordu. Sonra o kabarcıklar rüzgar ile hareket etmeye başlıyor, biraz ötede üzerlerine düşen başka bir damlayla da yok oluyordu. Ben de camda durmuş onları izliyordum. Sene 1987 olsa gerek. Geçen yüzyılda; yüz yıl önce sanki…